Düşünceler

Parladığını Görmediğimiz Yıldızlar

9 Şubat 20264 dk okuma
Parladığını Görmediğimiz Yıldızlar

     Hatıraların Masumiyeti’nde hayatını belgeselleştirilmiş olarak izlediğimiz Kemal’le çoğu zaman istemeden de empati kurduğumu hatırlıyorum. Kendisiyle karşılıklı kurduğumuzu düşündüğüm bu bağın en kuvvetli etkilerini, onunla neredeyse özdeşlemiş olan “Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum.”(11) cümlesini duyduğum ilk anda hissettim. O zamanlar henüz 15 yaşındaydım fakat o yaşımda dahi bana farklı duygular hissettiren bu sözün üstüne benim de söyleyeceklerim olduğunu düşünüyordum. Edebiyat öğretmenimin de teşvikiyle bu cümlenin bir uyuşturucu gibi önce kanıma nasıl girdiğini ardından beynimde o zamana dek barınan tüm alıntılara karşı kurduğu üstünlüğü anlattığım bir yazı çıkarmıştım ortaya. Sadece genel hatlarıyla hatırladığım o yazının şimdilerde odamdaki hangi rafta, hangi köşeleri yırtılmış defterde eskidiğini bilmiyorum. Tek bildiğim beş yıl önceki o yazının şu an önümde tuttuğum kağıda dönüştüğü gibi benim de eski ben olmadığım. “Mutluluk ellerinizdeyken hep küçüktür, ama bir bırakın, ne kadar büyük ve değerli olduğunu anında anlarsınız.” der Rus Edebiyatının adı gibi acılı yazarı Gorki. Kendine Rusçada “acı” anlamına gelen bu takma ismi seçen depresif bir ruh bile mutluluğun anda saklı olabileceğini söylerken ben neden 15 yaşımda, hayata dair şimdikinden bile daha az bildiğimle ne hakla umutsuzca mutluluğumun tam önümde değil de geçmişimde hapsolduğunu düşündüm? O günlerde bana mutluluğu geçmişte aramanın yanlış olduğunu söyleyecek birine mi ihtiyaç duyuyordum; akışta kaybolmayı hezeyanlı bir olgu olarak mı görüyordum, yine bilmiyorum. Şimdi umutsuzca en mutlu anımın geçmişte kaldığına inanmak, yaşadığım şehrin tüm ışıklarının sonsuza dek sönmesinden farklı hissettirmiyor.

     Mutluluğu geçmişte aradığım dünlere döndüğümde hayatımın en mutlu anını zihnimde tekrar tezahür etmenin en kolay yolunun çocukluğumu düşünmekten geçtiğini hatırlıyorum. Yazın hayvanat bahçesinde, kışın çölde sürdüğüm develeri; ortasından görkemli bir çınar ağacının büyüdüğü evimizin bahçesinde oynanılan oyunları; sabah kahvaltısında fırından bir koşu alıp getirdiğim kruvasanları mutluluğun bir tanımı olarak görürdüm hep. Sanki mutlu anların toplamı kafamızda yarattığımız bir nostalji sarmalının içinde kaybolmalı diye düşünürdüm o zamanlar. Mutluluğu nostaljide aramak alışkanlıktan bağımlılığa dönüşmüştü. Hiç geri gelmeyecek ve ütopik olabilecek kadar güzel bir çocukluk kendimi kandırmanın en kullanışlı aracıydı. Sanki şu anın mutluluğunu yaşamak için bile şimdiki zamanın geçmesini bekliyordum. Neden mutluluk anılardan oluşan bir kafeste tıkılı kalmalıydı? Annemin başıma kondurduğu yüzlerce öpücükten biri gelecekte en mutlu anım olamaz mı? Beraber büyüdüğüm şarkıları tıklım tıklım bir konserde bağırarak söylemek geçmişin geleceğime armağan ettiği bir an değil midir? İlk gençlik aşklarımdan birinin elimi şefkatle tuttuğu ufacık bir ânın binlerce mutlu anıdan sıyrılmasının zamanı zihnimde zincirlere vurulmasından sonra mıdır?

     Mutluluğun kafamda kurduğum nostaljidense yerinde yaşadığım hislerin karşılığı olduğunu anlamam lazımmış. Yeni bir günde kahvemi yudumlarken sonbaharın hafif esintisinin yüzüme vuruşunda, bir şeyleri başardığımda aldığım tebriklerde, ailemle en ufak konuşmamda bile söylenilen küçük bir iltifatın bana hissettirdiği şeyin mutluluk olduğunu anlamam lazımmış. Her şey geçip gittikten sonra, sonbahar son bulup kışın ağaçların yapraklarını kurutmasında, kötü bir dönemde yaşadığım başarısızlık sonucunda, ailemle olan en ufak bi kavgamda anlamamalıymışım aslında gerçek mutluluğun nostaljide olduğunu. Sadece mutlu anların toplamından oluşamayacak kadar karmaşık hayatın içinde, mutluluğu idealaştırmadan akışın ortasında öylece durduğunu kabullenmekmiş yaşamak. Nostaljinin bileklerine ördüğü kelepçeler olmadan bulunduğun yer ve zamanda güçlü bir nefes doldurmakmış ciğerlerine.

     Bu yazıyı yıldızların zifiri karanlık bir gökyüzünde cılız gibi duran ama aslında müteşem pırıltılarını izlerken yazıyorum. Yanımda salisede bile binlerce kez âşık olunabileceğini öğreten sevgilim de aynı yıldızlara bakarken… Ailem tıpkı çocukluğumdaki gibi sıcak evimizde çaylarını yudumlarken… Yaşanılan tüm zorluklara rağmen birbirine sımsıkı tutunmanın kusursuz örnekleri annem ve babam henüz hâlâ hayattayken… Ne büyük acımasızlık diye düşünüyorum şimdi. Ne büyük acımasızlık; insanın kendine yaptığı, önünde ne kadar yaşanacak bilmediğin bir dünyada geri gelmeyecek zamanlar için zifiri karanlıkta parlayan milyarlarca yıldızı yok saymak.

Kaynakça:

Pamuk, Orhan. Masumiyet Müzesi. İletişim Yayınları, 2008.

Pamuk, Orhan. Hatıraların Masumiyeti. Yapı Kredi Yayınları, 2016.

Hatıraların Masumiyeti. Yönetmen Grant Gee, Orhan Pamuk’un katkılarıyla, BKM Film, 2012.

“Maksim Gorki’nin Hayatı Hakkında Az Bilinen 10 Gerçek.” Cafrande Kültür Sanat, 3 Ocak 2024, www.cafrande.org/maksim-gorkinin-hayati-hakinda-az-bilinen-10-gercek/.

“Hatıraların Masumiyeti: Orhan Pamuk ve Masumiyet Müzesi.” İndigo Dergisi, 16 Şub. 2016, www.indigodergisi.com/2016/02/hatiralarin-masumiyeti-orhan-pamuk-masumiyet-muzesi/.

← Önceki YazıKahve ve Kitaplar Üzerine