Bir Yerden

Sönene Dek Beklediğim Sokak Lambaları

9 Şubat 20264 dk okuma
Sönene Dek Beklediğim Sokak Lambaları

     Hayatımın son birkaç senesinde izlediğim yapıtlar arasından beni en çok sarsan dizi şüphesiz Bojack Horseman oldu. Finale yakın diyebileceğimiz bölümlerin birinde dizinin geneli boyunca empati yapmakta çok zorlandığım Bojack’le, ikimizin de karakterini oluşturan kilit noktalarından birinde çok benzediğimizi fark ettim. Öyle ki, replikleri neredeyse ezbere bilsem de, kendimi sık sık o bölümün oynat tuşuna yeniden basarken buluyorum. Kampüste yalnız başıma dolaşırken, gecenin ikisinde bakındığım hiçbir ekran yokken, arkadaşlarımla sıradan bir günde hayatlarımıza dair sıradan sohbetler ederken, bazen susarken, bazen sorgularken “Free Churro” üzerine düşünüyorum.

     Zamanı, mekânı, diyalogları dahi diğer bölümlerden oldukça farklı olan bu bölümde Bojack’i annesinin cenazesinin başında bir anma konuşması yaparken görüyoruz. Başta, annesine birkaç dakikalık bu konuşmayı bile çok göreceğini düşündüğüm bu karakterin neden o kürsüye çıktığını anlamlandıramamıştım. Fakat ilerledikçe Bojack’in monoloğunun, insanlar olarak pek çoğumuzda hatta özellikle bende  bulunan bir kara deliğe ışık tuttuğunu fark ettim. Büyüdüğümüz koşullar doğrultusunda, yaşarken hayatın bizden alıp bıraktıkları arasında, karakterimizi şekillendiren kırılma noktalarında kendini açığa çıkaran bu kara delik; her insanda farklı bir yüze sahip görülme arzusuydu. Hayatı boyunca annesi ve babası tarafından görülmeyen Bojack, o gün o tabutun başına annesinin dirilip onu teselli etmeyeceğini biliyordu elbette. Yine de o kürsünün başında dakikalarca konuştu, içindeki o dipsiz görülme arzusu son bulur umuduyla.

     Bojack’te gördüğüm an tanıdığım görülme arzusunu içimde bir yerlerde benim de farklı bir yüzle taşıdığımı biliyorum. Onu anlıyorum ve hissettiklerimizin farklı yollardan gelip aynı varış noktasında birleştiğini görüyorum. Evet, ben onun gibi sevgisiz büyüyen bir çocuk olmadım hiçbir zaman. Annem, babam, ablalarım hatta akrabalarım bile; beni hep kolladı, düşündüklerime değer verdi, sevgiyi hiç esirgemedi. Evin şımarık küçük çocuğuydum; babasının prensesi, annesinin kaşı çatılsa tüm dünyayı sarsacağı evladı… Yalnızca bir gün için istediğim bir oyuncağın ertesi gün odamda diğer oyuncak yığınlarının arasında unutulup gitmesi, dünyanın en basit olgusuydu benim için. Büyüdüğüm evin içinde varlığım duvardan duvara yankılanan bir soyutluktan ibaret değildi. Anlatmak istediklerim hep anlaşıldı, hissettiklerim çoğu zaman benden bile önce fark edildi. Ama bütün bunlara rağmen içimde hâlâ bir görülme arzusu yanıp tutuşuyor. Yetiştiğim sevgi dolu ortamda bile içimde belki de yalnızca biri tarafından görülebilecek karanlıkta kalan gölge bir yanım olduğunu düşünmeden edemiyorum. Bazen aynanın karşısında benim bile göremediğim bir yanım. Ailemdeki sevginin kapsamadığı bir yer var içimde; o karanlık, ailemden birinin asla ışık tutamayacağı bir yer.

     Şimdi; yılın en sevdiğim zamanlarında, dışarıda sonbahardan yorgun düşmüş yapraklar sakince toprağa düşerken, içimde ellerimin üşümesini unutturacak kadar sıcak bir sohbetin ortasındayım.     Karşımda, varlığıyla içimi bir şömine gibi ısıtan arkadaşım. Her zaman olduğu gibi yine aynı konular üzerinde dallanıp budaklanıyor cümlelerimiz. Her konuştuğunda tahta bir sıranın üstünde öğretmenini dikkatle dinleyen bir ilkokul çocuğu gibi sessizce bekliyorum onu. Bana üniversite tercihlerinden, hangi ülkeleri gezmek istediğinden, annesinden, kardeşinden ve tabii ki hayatının aşkından bahsediyor. Nedense konu “hayatının aşkı”na gelince içimi garip ama bir o kadar da mahur bir hüzün kaplıyor içimi. O an ne kadar fark ettirmemeye çalışsam da parmaklarım hemen önümde duran kahve fincanının kulbunda gezinmeye başlıyor. Bakışlarım ağırlaşıyor o konuştukça. Biraz sonra söyledikleri zihnimde bir yankı gibi oradan oraya savrulmaya başlıyor. Kurduğu onlarca cümlenin arasından biri sıyrılıp havada, tam gözlerimin önünde asılı kalıyor: “Aşkı arama, Deniz. Bırak o seni doğru zamanda, doğru yerde bulsun.” Gülümsüyorum yine içimdeki burukluğu ona fark ettirmeden. “Mesele aşkı aramak değil.” demek geliyor içimden. “Ben zaten aramıyorum aşkı. Aşksızlık değil bu içimdeki sonu gelmez dipsiz kuyuyu günden güne eşen. Aşkı değil görülmeyi istiyorum.” diyemiyorum. Onun yerine kafamı sallıyorum sadece; görülmeden, anlaşılmadan, yalnız var olmanın sessizliğinde.

     Saatler sonra eve dönüş yolunda, rüzgar saçlarımın arasından kıl bir fırça gibi geçerken görülmek ve aşk üzerine biraz daha düşünüyorum. Aşkı gerçekten aramıyor muyum, yoksa sadece arıyormuş gibi yapmaktan yoruldum mu, bilmiyorum. Belki de mesele aşk değil. Belki sadece biri, yalnızca tek bir kişi ben farkında bile olmadan içimdeki karanlığı görsün istiyorum. Ailemin, aynadaki kendimin bile görmekten kaçındığı o karanlıkta biri beni fark etsin, beni olduğum gibi kabul etsin istiyorum. Yürüdüğüm yolun sokak lambalarına gözüm ilişiyor ben adımlarımı düşüncelerim gibi ağırlaştırdıkça. Lambalardan yola uzanan aydınlığın ne kadar cılız olduğuna hiç aldırış etmiyorum uzunca bir süre. Gerçek ve hayali birbirine ilmek ilmek geçiriyorum. Yanan her bir ışığın; bir gün bu hayatın bana da aşkı, görülmeyi öğreteceğine olan inancımı simgelediğine inanıyorum. O an bir kez daha fark ediyorum, Bojack’le ne kadar çok benzediğimizi. Onun ölü annesinin başında bir kürsüde görülmeyi beklediği gibi ben de bu sokak lambalarının sönük ışıkları altında öylece bekliyorum. Her an bu ışığın altında duruyor, sönene dek birinin beni bu karanlıkta fark etmesini bekliyorum. Aşkı aramıyorum, bir gün beni doğru zamanda ve doğru yerde bulur umuduyla yüzümü aydınlığa çeviriyorum.

Kaynakça:

Bojack Horseman. “Free Churro.” 5. Sezon, 6. Bölüm, yaratıcısı Raphael Bob-Waksberg, yazarı Raphael Bob-Waksberg, yönetmeni Amy Winfrey, Netflix, 14 Eylül 2018.

← Önceki YazıDenizi AnlatıyorSonraki Yazı →Kahve ve Kitaplar Üzerine